Çobanın Büyüsü Masalı

Vakti zamanında, tarihler henüz icat edilmeden evvel; toprakları bereketli, insanları mutlu, yarınları umut dolu bir ülke varmış. Herkesin huzurlu, herkesin güler yüzlü, herkesin barış içinde yaşadığı bu ülkede, geçimini koyun otlatarak kazanan kimsesiz bir çoban yaşarmış. Her sabah erkenden koyunlarını önüne katar kır, dağ, bayır gezip akşama tekrar köye dönermiş. Bir gittiği yere bir daha gitmez, koyunlarını bir kere götürdüğü otlağa bir daha asla götürmez, her gün başka yerde otlatırmış.

Böylece hem yaşadığı yerin güzelliklerini keşfeder, hem de koyunlarının en çok doyabileceği otlağı ararmış.

Günlerden bir gün yine koyunlarını önüne katıp bilmediği bir yere gitmek üzere yola çıkmış. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Ne kadar uzağa gittiğini, gide gide nereye vardığını kendi de bilmemiş, biz de bilmiyoruz. Yeşilin her tonuna sahip, söğütten kavağa, selviden çınara, çamdan kayına kadar her türlü ağacın bulunduğu, çeşit çeşit çiçeklerin, rengarenk güllerin süslediği cennetten kalma bir yere gelmiş sonunda. Koyunlarını diz boyu yükselen otların arasına salıp, içinde bulunduğu bu cenneti dolaşmaya başlamış hayran hayran. Ben diyeyim bir saat, siz diyin iki saat, şurası benim, burası senin dolaşıp durmuş…

Çiçek toplamış, koşup zıplamış,yatıp yuvarlanmış, en son yorulup bir ağacın gölgesine oturup uyuya kalmış. Orada, o ağacın dibinde uyuduğu kısacık süre içerisinde, ömründe daha önce görmediği kadar çok ve birbirinden güzel rüyalar görmüş. Bir süre sonra uyanıp, henüz uyku mahmurluğunu üzerinden atamamışken arı vızıltıları, kuş cıvıltıları ve su şırıltılarından başka sesin duyulmadığı bu yalancı cennette konuşma ve gülüşme sesleri gelmiş kulağına. İlk önce umursamamış, gördüğü güzel rüyaların etkisinden kurtulamadığını düşünmüş. Hatta hala uykuda olduğunu bile sanmış. Ancak sesler gittikçe çoğalıp yaklaşınca, hemen kalkıp, kıyafetine çeki düzen vererek seslerin geldiği tarafa yönelmiş. Yönelmiş yönelmesine ya bir adım bile atamadan çakılmış gibi kalıvermiş olduğu yerde.

Altın sarısı saçları beline uzanan, ay yüzlü bir güzelin yosun yeşili gözlerle kendine baktığını görünce ne yapacağını şaşırmış bir anda. Eli ayağına dolaşmış dili damağına, rüyada olduğunu düşünmüş yeniden. Şimdiye kadar gördüğü rüyaların en güzelini görmekte olduğunu, karşısında ki bu güzelinde rüyasını süsleyen peri kızı olduğunu düşünmüş. Öyle ya ancak bir peri kızı bu kadar güzel olabilirmiş, o da sadece rüyalarda görülürmüş. Çoban bunları düşünüp dururken kız gülümseyivermiş. Aydan aydınlık yüzü, güneşin çehresine dönmüş sanki, ısıtmış çobanımızın yüreğini yakıp kavurmuş bir anda. İşte o zaman anlamış çoban, karşısındakinin bir peri olmadığını ve rüya görmediğini… koşa zıplaya, güle oynaya başkaları gelmiş kızın yanına ve “gidelim prensesim, geç kalıyoruz” diyerek alıp götürmüşler kızı. Meğerse çobanın gördüğü kız, kralın biricik kızı, yanındakiler de onun nedimeleriymiş. Çoban, bir süre durmuş öylece,yaşadığı bu kısa anın gerçek olup olmadığını anlamaya çalışmış, becerememiş.

Hava kararmak üzereymiş, güneş parlaklığını yitirip, dağların arkasına çekilmeye başladığında çoban, sürüsünü önüne katıp köye geri dönmüş. Yol boyunca prensesin ay yüzünü, yosun yeşili gözlerini, altın sarısı saçlarını ve gülümseyişini düşünmüş.

Ertesi gün, hiç yapmadığı bir şeyi yapıp yine aynı yere götürmüş sürüsünü. Sonraki gün, daha sonraki gün, ondan sonraki her gün… Oraya gittiği her gün biraz daha artmış yüreğindeki ateş. Her gittiğinde, prensesi ilk gördüğü o ağacın altında beklermiş. Bir süre sonra prenses gelir onu görür, birbirlerine uzun uzun iç geçirerek bakarlar, sonra da prenses, nedimeleriyle uzaklaşıp gidermiş.

Günleri haftalar, haftaları aylar kovalamış ve geçen her gün, çobanın yüreğindeki ateşi büyütüp aşka çevirmiş. Aşk ateşi dayanılmaz bir hal almış zamanla. Çoban, artık bir şey yapması gerektiğini düşünüyormuş ama ne yapacağını bir türlü bilmiyormuş. Yemeyip, içmeyip , uyumayıp saatlerce prensesi ve ne yapacağını düşünüyormuş. Prensesle konuşup, onu ilk gördüğü andan beri yüreğinin nasıl yanıp kavrulduğunu, onu ne çok sevdiğini anlatıp, evlenmek istediğini söylemeyi düşünüyormuş ama hemen karşısındakinin prenses, kendinin de çoban olduğunu hatırlayınca bu düşüncesinden vazgeçiyormuş. Öyle ya davul bile dengi dengine çalarmış. Böyle düşündüğü zamanlarda oraya bir daha gitmemeye, içindeki ateşi daha fazla büyütmemeye karar veriyormuş ama yapamıyormuş. Kafasındaki bu düşünceler, büyüyüp çoğalarak içinden çıkılmaz bir hal almaya başlamış.

Günlerden bir gün, bu derdini birisine açıp yardım istemeye karar vermiş ve köyün en yaşlı, en saygın ve en bilge kişisine gitmiş. Ne bir eksik ne bir fazla, her şeyi ilk günden itibaren, olduğu gibi anlatmış. Adam sessiz bir şekilde çobanı dinledikten sonra uzun beyaz sakalını sıvazlayarak “sana senden başka kimse yardım edemez. Önce prensesle, sonra da babasıyla konuşup istediğini açıkça söylemelisin, olmazsa bu sevdadan vazgeçmelisin” demiş. Çoban, böyle bir şeyin olamayacağını, ne prensesin, ne de kralın kendisini dinlemeyeceğini hatta belki cezalandırabileceklerini söylemiş. Haksız da sayılmazmış hani; duyulup görülmüş şey midir bir prensesin çulsuz bir çobanla evlendiği? Ama gel gör ki, bu isteğinden de bir türlü vazgeçemiyormuş bizim çoban. Yaşlı adama yalvarıp yakarmış, eline ayağına kapanmış, “bana yardım edersen bir tek sen edersin” demiş, ağlayıp sızlamış. Akıl verip yol göstermesini, hatta daha ileri giderek, dua edip büyü yapmasını istemiş. Adam, laf anlatamayacağını anlayınca kabul edip, bir kağıda bir şeyler yazarak çobana vermiş. Sıkı sıkı da tembih etmiş: “bu kağıda yazdığım dua sayesinde işin kolaylaşacak ve isteğine ulaşacaksın. Ancak eğer isteğin gerçekleşmeden açıp okumaya kalkarsan tüm büyü bozulur. Muradın gerçek olup, isteğine kavuştuktan sonra okumalısın. Sakın söylediklerimi unutma.”

Çoban, o gece sevincinden uyuyamamış, sabaha kadar dönüp durmuş yatağın içinde. Sabah olunca da sürüsünü katmış önüne gitmiş aynı yere. Bir süre prenses de çıkıp gelmiş. Her zamanki gibi uzun uzun bakmışlar birbirlerine. Tam o sırada çobanın aklına yaşlı adamın yazıp verdiği kağıt gelmiş ve heyecanını yenerek konuşmaya başlamış. Kendini prensese tanıtıp, onu sevdiğini evlenmek istediğini anlatmış. Prenses, yosun yeşili gülen gözlerle çobanı dinlemiş sessizce, hiçbir şey söylememiş. Çoban sözünü bitirince, “bunu ben de isterim ama babam izin verirse evlenebiliriz, saraya gidip onunla konuş” demiş. Meğer, prenses de bizim çobana aşıkmış. Onu ilk gördüğü günden sonra her gün buraya gelmesinin sebebi buymuş. Çoban o an eşi benzeri görülmemiş bir mutluluk ve sevinç yaşıyormuş. Öyle ki, nedimelerin prensesi alıp götürdüğünü bile fark edememiş. Sevinçten çığlıklar atıp, koşup zıplamış, yatıp yuvarlanmış. Durulup sakinleşince yaşlı adamın yazdığı duanın işe yaradığını düşünmüş ve zaman kaybetmeden saraya gitmeye karar vermiş.

Koyunlarını önüne katıp erkenden köye dönmüş. Böyle bir şeyle ilk defa karşılaşan köylüler, şaşırmış bir şey anlamamışlar, çoban da kimseye bir şey söylememiş. Çabucak hazırlanıp saraya doğru yola çıkmış. Yol boyunca başından geçenleri düşünmüş kendisi bile inanamamış olup bitenlere. Saraya varınca, heyecanlanıp çekinmiş biraz ama elindeki büyülü kağıdın tıpkı prensesle konuşurken olduğu gibi burada da işini kolaylaştırıp isteğine kavuşturacağına inanıyormuş. Bir süre bekledikten sonra kralın huzuruna almışlar çobanı. Kral ne istediğini sormuş, o da “kızınızı” diyerek başlamış anlatmaya… Neyse ki kral anlayışlı ve hoşgörülü biriymiş de kızıp cezalandırmamış çobanı. O an yapılabilecek en doğru şeyi yapmış, prensesi çağırıp fikrini sormuş. O da evlenmek istediğini söyleyince, “sevginin önüne set kurmak insan işi değildir, madem siz istiyorsunuz bize de birleştirmek düşer” diyerek geciktirmeden düğün emrini vermiş.

Masal bu ya, hemen ertesi gün ülkenin dört bir yanında şölenler tertip edilip sofralar kurulmuş. Açlar doyurulmuş, çıplaklar giydirilmiş. Kırk gün kırk gece düğün yapılmış, eğlenceler düzenlenmiş. Çoban isteğine kavuşmanın mutluluğunu yaşarken bir yandan da kağıtta yazılanları merak ediyormuş. İsteğinin gerçekleştiğini, artık kağıdı okumasının sakıncası kalmadığını düşünerek, muradını gerçek kılan bu etkili büyünün ne olduğunu anlamak üzere kağıdı açtığında gözlerine inanamamış. Büyülü sandığı kağıtta: “bir şeyi yeterince istiyorsan yapacağın tek şey cesaretle üzerine gitmektir. Unutma ki, dua da büyü de yüreğinde…” yazıyormuş. O zaman anlamış yaşlı adamın, “sana senden başka kimse yardım edemez” derken neyi kastettiğini. O günden sonra, neyi istemişse elde etmek için çaba göstermiş ve her zaman yüreğinin büyüsüne inanmış.

Gökten üç elma düşmüş, biri onların, biri anlatanın, diğeri de dinleyenlerin başına… Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

Bu yazı 402 kişi tarafından ilgi ve alaka ile takip edildi, tekrar bekleriz...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>